
Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Anksiyeteden sadece patolojik bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur.
Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanoğlunun hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete Bozuklukları olarak incelenir.
Terleme, titreme, çarpıntı vs. gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.
Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi fonksiyonlarının yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme ve üşüme hissedilir. Duygusal açıdan ise hastalık korku ve panik hissine neden olur.
Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi an alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise hasta, anksiyete kaynağından kaçma eğilimi gösterir.
Somatik belirtilerin de eşlik ettiği yoğun korku ya da rahatsızlık dönemlerine panik atak denmektedir. Ataklar sırasında şiddetli bir ölüm, kontrolünü kaybetme ve çıldırma korkusu vardır.
Anksiyetenin psişik belirtileri denilen bu belirtilerin yanında, baş dönmesi, bayılacakmış gibi olma, boğuluyormuş hissi, nefes darlığı ya da soluğun kesilmesi, çarpıntı, göğüste sıkıntı ya da ağrı, bulantı ya da karın ağrısı, terleme, titreme uyuşma ve karıncalanma gibi fiziksel belirtilerin bir kısmı da panik atağa eşlik eder.
Ölümün kalp ya da solunum yetmezliğinden olacağına inanan hastalar, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi anksiyetenin fiziksel belirtilerini yaklaşan ölümün delilleri olarak algılarlar. Hasta telaşlı ve şaşkın bir halde bulunduğu ortamdan kurtulmak ve yardım sağlamak için aşırı bir gayret gösterir. Panik atak sırasında, hiperventilasyonun oluşturduğu alkaloza bağlı belirtiler gelişebilir ve %20 olguda senkobal bayılmalar görülebilir. Ataklar esnasında hastalar konsantrasyon, hatırlama ve konuşma güçlüğü çekerler.
Fobik, obsessif-kompulsif, depresif bozuklukta, posttravmatik stres bozukluğunda, madde kullanımı ya da yoksunluğunda ve miyokard enfarktüsü gibi çeşitli tıbbi hastalıklarda da panik ataklar ortaya çıkabilmektedir. Bu hastalıklarda ortaya çıkan panik ataklarda korku duyulan bir nesne ile karşılaşma, aşırı kirli bir madde ile temas etme gibi panik oluşturan bir neden vardır. Bir neden olmadan ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan tekrarlayıcı panik atakları panik bozukluğun tipik özelliğidir.
Panik bozukluğundaki ataklarda da aşırı fizik uğraşı, cinsel ilişki, ani ve aşırı ışığa maruz kalma gibi heyecan oluşturan durumlar ile olağandışı yeme, uyku, kafein, nikotin ve çeşitli madde kullanımı gibi faktörlerin panik atakları tetiklemesi mümkün olabilmekle birlikte, panik bozukluğu tanısı için en azından ilk ataklarda bu tür bir etkenin bulunmaması gerekmektedir.
Panik bozukluktaki ataklar günde birkaç ile yılda birkaç arasında değişkenlik gösteren sıklıkta olabilir. Panik atak genellikle 10 dakika içinde hızla en şiddetli düzeye ulaşır, 20-30 dakikada yavaş yavaş, bazen de aniden kendiliğinden düzelir.
Atakların 1-1.5 saat kadar devam etmesi enderdir. Panik bozukluğu tanısı koyabilmek için panik atak ya da atakları izleyen, yeni atak olur endişesi, atak sonucu ölüm, çıldırma gibi korkular ya da atak gelmesin diye yaşam tarzındaki değişiklerin yapıldığı en az bir ay süren bir dönemin olması gerekmektedir.
Panik atak gelince kaçmanın ve yardım sağlamanın zor olacağı yerlerde bulunmaktan korkmaya agorafobi denir. Agorafobik hastalar panik gelince doktora ulaşamam korkusu ile sinema, tren ve uçak yolculuğu, kırlarda, kalabalık cadde ve dükkanlarda dolaşma, asansör, tünel gibi yerlerde bulunma şeklindeki etkinliklerden kaçınırlar ya da zorunlu hallerde çok sıkıntı çekerek bu durumlara katlanırlar. Ağır olgular hiç evden çıkmayabilirler.
Agorafobinin bulunduğu panik bozukluğuna ”Agorafobi ile Birlikte Panik Bozukluğu”, bulunmadığı durumlara ise ”Agorafobi Olmadan Panik Bozukluğu” adı verilmektedir. Hiç panik atak geçirilmemiş olmasına karşın agorafobi bulunması ise ”Panik Bozukluğu Olmadan Agorafobi” olarak nitelendirilir.
Bazı araştırıcılar panik bozukluğunda, agorafobinin panik ataklara mutlaka eşlik ettiğini ileri sürmekle birlikte, bugün kabul edilen agorafobi olmadan da panik atakların bulunabileceğidir. Agorafobi genellikle panik atakların başladığı ilk yıl içinde ortaya çıkmaktadır.
Panik bozukluğu için yaşam boyu hastalanma riskinin % 1.5-3, bir yıllık prevalansın ise % 1-2 civarında olduğu düşünülmektedir. Panik bozukluk kriterlerini karşılayacak derecede olmayan panik atak prevelansı daha yüksektir (% 3-4). Panik bozukluğu olgularının en az ¾’ünde agorafobi tabloya eşlik etmektedir.
Kadınlarda hastalığa yakalanma riski erkeklere oranla 2-3 kez daha yüksektir. Son zamanlarda bir ayrılık ya da boşanma yaşamış olma panik bozukluk riskini artırmaktadır. Her yaşta görülebilirse de, hastalığın başlangıcı genellikle adölesan dönemin sonu ile genç erişkinlik döneminin başlangıcı olan 20’li yaşlara denk gelmektedir.
Agorafobinin yaşam boyu görülme riski ile ilgili veriler % 0.6 ile % 6 arasında değişmekle birlikte, son araştırmalar panik öyküsü olmadan agorafobik bozukluğun panik bozukluğu olgularının yaklaşık yarısı düzeyinde bulunduğunu göstermektedir.
Genellikle adölösan dönemin sonu ile genç erişkinlikte başlayan panik bozukluğu, özellikle psikososyal faktörlerin etkisiyle tekrarlama eğilimi gösteren kronik bir hastalıktır.
Erken tanı konur ve iyi tedavi edilirse, tedavi şansı artmaktadır. Hastalar % 30-40 oranında tamamen, % 50 oranında kısmen iyileşmekte, % 10-20 hasta tedaviden yararlanmamaktadır. 5-10 yıllık olgularda bile uygun tedavilerle aynı tedavi şansına ulaşabilmek mümkün olabilmektedir.
Anemi, anjina, hipertansiyon, kalp yetmezliği, myokard enfarktüsü, paradoksal atrial taşikardi, astım, pulmoner emboli, serebrovaskuler bozukluklar, menier hastalığı, migren, epilepsi, transient iskemik ataklar, diabet, hipertiroidizm, hipoglisemi, hipoparatiroidizm, feokromositoma, premenstrual sendrom, amfetamine, antikolinerjik, kokain, nikotin, teofilin gibi ilaç ve madde entoksikasyonları, alkol, antihipertansif, benzodiazepin gibi ilaçların yoksunlukları ya da anaflaksi, B12 yetersizliği, elektrolit düzensizliği, üremi gibi durumlar panik atakla karekterize bir klinik görünüm sergileyebilirler.
Panik atakla başvuran hastada ilk yapılacak işlem, panik atağın gelişmesine neden olması muhtemel tıbbi hastalıkların ayırıcı tanısının yapılmasıdır. Ayrıntılı bir anamnez alınmalı ve dikkatli bir fizik muayene mutlaka gerçekleştirilmelidir. Şüpheli durumlarda kan sayımı, glisemi, karaciğer ve böbrek foksiyon testleri, EKG gibi tetkikler yaptırılmalıdır.
Baş dönmesi, idrar kontrol bozukluğu, bilinç oynamaları gibi atipik belirtiler gözlendiğinde ve 45 yaşın üzerindeki olgularda organik araştırmalar derinleştirilmelidir.
Panik bozukluğu olanlarda depresyon (% 50-65), yaygın anksiyete bozukluğu (% 25), sosyal fobi (% 15-30), özgül fobi (% 10-20), obsesif-kompulsif bozukluk (% 10-20), alkol ve madde kullanımı gibi diğer ruhsal bozuklukların ve öz kıyımın bulunma riski yüksektir.
Simulasyon, yapay bozukluk, hipokondriazis, depersonalizasyon bozukluğu, sosyal ve özgül fobi, posttravmatik stres bozukluğu, depresif bozukluk ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklarda da panik ataklar görülebilmektedir.
Panik bozukluğundaki atakların nedensiz ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkması ve diğer hastalıklara özgü bulguların olmayışı panik bozukluğunu diğer ruhsal hastalıklardan ayırmaktaki en önemli noktadır.
Tedavide farmakolojik ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlara başvurulur. Trisiklik antidepresanlardan klomipramin, imipramin, amitriptilin (150-300 mg./gün), MAO inhibitörleri, SSRI grubu antidepresanlardan fluoxetine (20-80 mg./gün), sertraline (50-200 mg./gün), paroxetine, fluvoxamine (100-300 mg./gün), benzodiazepinlerden alprazolam (2-8 mg./gün), clonazepam (1-10 mg./gün), lorazepam kullanılabilir.
Antidepresan tedavinin etkinliğinin doğru olarak değerlendirilebilmesi için, yavaş yavaş artırılarak klinik olarak etkin olduğu düşünülen doza çıkıldıktan sonra, tedavinin en az 8-12 hafta devam etmesi gerekmektedir.
Bazı klinisyenler etkinin çabuk görülmesi için tedavinin başlangıcında benzodiazepin kullanırlar, daha sonra tedaviye antidepresanlarla devam ederler.
Uygun dozlarla, yeterli süre tedaviye rağmen iyileşmeyen olgularda başka gruptan bir ilaca geçilmesi ya da tedavide trisiklik+SSRI, trisiklik ya da SSRI+lityum, trisiklik ya da SSRI+karbamazepin gibi kombine tedaviler düşünülmelidir.
Yarar gören olgularda tedavi en az 8-12 ay devam etmelidir. İlaçlar kesilince belirtilerin tekrarlama riski % 30-90 arasında değişkenlik göstermektedir.
Hastanın somatik belirtiler hakkındaki yanlış yorumlarının ve panik atakların süresi ve sonuçları ile ilgili yanlış fikirlerinin düzeltilmesine yönelik bilişsel, panik atak esnasında uygulanabilecek gevşeme ve nefes alma eksersizlerini öğreten, ayrıca korkulan durumlarla hastayı yüzleştirerek desensitize etmeyi amaçlayan davranışcı yaklaşımlar da en az psikofarmakoloji kadar etkilidir.
İdeal olan psikofarmakoloji ile bilişsel-davranışcı tedavilerinin birlikte uygulanmasıdır.
Özgül fobi, açıkça görülen nesne ve durumlardan belirgin, sürekli ve anlamsız korku duyma halidir. Korku odağı bir nesne ya da durumun bir yönünden zarar görme şeklinde olabileceği gibi (Örn; kaza geçirme korkusu ile uçağa binememe ya da araç kullanamama, ısırılma tehlikesi ile köpeklerden korkma vs.), korkulan nesne ile karşılaşınca ortaya çıkabilecek kontrolünü kaybetme, paniğe girme, bayılma gibi sonuçlardan kaygı duyma tarzında da kendisini gösterebilir (Örn; yüksek yerlere çıkınca baş dönmesi olabileceğinden, kapalı yerlerde kontrolünü kaybedeceğinden korkma vs.).
Kişinin kaçma davranışının mümkün olup olmaması ile ilgili düşünceleri doğrultusunda değişik şiddette olabilmekle birlikte, genellikle fobik uyaranla her karşılaşıldığında kişide aniden başlayan bir sıkıntı tepkisi ortaya çıkar. Kişi genellikle bu denli korkmanın anlamsız olduğunun farkındadır. Çocuklarda özgül fobi tanısı koymak için korkunun anlamsız olduğunun farkında olma şartı aranmamalıdır. Fobik uyaranla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise fobik uyarana ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme hastalığın tipik özelliklerindendir.
Korkunun şiddeti fobik uyaranın yakınlığı ve kaçma yolunun olup olmaması ile yakından ilişkilidir. Yaşanan anksiyete bazı durumlarda panik derecesinde olabilir. Özgül fobi tanısı koyabilmek için yaşanan korkunun belirgin derecede sıkıntı oluşturması ya da mesleki ve toplumsal işlevselliği bozacak kadar şiddetli olması gerekmektedir.
Yılan korkusu olan ve yılanlardan uzak bir bölgede yaşayan, yılan korkusu nedeniyle sıkıntı duymayan ve işlevselliğinde bozulma olmayan kişi örneğindeki gibi durumlarda özgül fobi tanısı konmamalıdır.
DSM-IV tanı kriterlerinde, korkuyu başlatan etkenler esas alınarak özgül fobinin 5 alt tipi tanımlanmıştır.
Durumsal Tip:Korkuyu toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller, köprüler, asansörler, uçak yolculuğu, araba kullanma gibi durumlar başlatmaktadır. En sık çocuklukta ve yirmili yaşların ortalarında görülür.
Doğal Çevre Tipi: Korkuyu fırtına, yüksek yerler, su gibi doğal koşullar başlatmaktadır. Genellikle çocuklukta başlar.
Kan-enjeksiyon-yara tipi: Korkuyu kan, yara, enjeksiyon ya da invaziv tıbbi girişimler başlatır. Genellikle ailevidir ve çoğu zaman güçlü bir vazovagal tepki ile belirgindir. Hastaların % 75’i bu durumlarda karşılaştıklarında bayılırlar. Korku nedeniyle müdahaleden kaçınma, diş ya da beden sağlığının bozulmasına neden olabilir.
Hayvan Tipi: Korkunun nedeni hayvan ya da böceklerdir. Genellikle çocuklukta başlar.
Diğer Tip: Tıkanıp boğulmaktan, soluğun kesilmesine, kusmaya ya da hastalığa yakalanmaya yol açabilecek durumlardan, yüksek ses ya da masal kahramanlarından korkma ile belirli özgül fobi alt tipidir. Boğulma korkusu beslenme bozukluğu oluşturacak şiddette olabilir.
Tedaviye başvuran erişkinlerde genellikle birden fazla tip bir arada olmakla birlikte, en sık durumsal fobi, daha sonra sırasıyla, doğal çevre, kan-enjeksiyon-yara ve hayvan tipi görülmektedir.
Özgül fobiler genellikle tehlike oluşturan bir tecrübeden sonra ya da tehlikeli olduğu konusunda bilgi edinilen nesne ya da durumlara karşı gelişir. Fobik uyaranın gerçekten tehlikeli bir yönü vardır.
Fobinin görülme sıklığı ve içeriği kültürel farklılık gösterebilmekle birlikte, A.B.D.’de yapılan araştırmalar, fobik bozukluğun en sık rastlanan ruhsal bozukluk olduğunu göstermektedir. Başta hayvan ve doğal çevre tipi olmak üzere özgül fobiler çoğunlukla kadınlarda görülür. Bir yıllık prevalansı % 9, yaşam boyu hastalığa yakalanma riski ise % 11 civarındadır.
Kaçınma davranışı ile bir şekilde yaşantısını sürdüren hastaların çoğunluğu tedaviye başvurmazlar. Erişkin döneme kadar ulaşan fobilerin tedavi edilmeden düzelme şansı düşüktür.
Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, sosyal fobi, postravmatik stres bozukluğu, obsesif- kompulsif bozukluk ve hipokondriaziste de korku ve kaçınma davranışı vardır. Ancak bunların hepsinde de panik atak gelir korkusu (panik bozukluğu), toplum önünde küçük düşerim korkusu (sosyal fobi), yaşanan travmatik bir olayı hatırlatan uyaranın verdiği sıkıntı (PTSB), kirlenme endişesi (OKB) ve özgül bir hastalığa yakalanmış olma (hipokondriazis) gibi hastalığa özgü bir neden vardır. Özgül fobide ise bazı hastalarda uyarandan neden korkulduğuna dair bir açıklama olmasına karşın, diğer ruhsal hastalıklara özgü bir neden bulunmamaktadır.
Özgül fobi tedavisinde en etkili yöntem yüzleştirmedir (exposure). Yüzleştirme tedavisi motivasyonu yeterli olan, depresif belirtilerin bulunmadığı, fobik uyaranın açıkça belli olduğu olgularda uygulanabilir.
Korku oluşturan nesne ve durumların gerçekte hiç bir tehlike oluşturmayacağı ve fobik uyaranla ilgili olası yanlış bilgiler konusunda yeteri kadar çalıştıktan sonra (bilişsel tedavi), hastalar fobik uyaranla hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak yüzleştirilir. Amaç hastaları desensitize etmektir. Belirgin depresyon ve panik atakların olduğu hastalarda antidepresan tedavi uygulanabilir.
Başkaları tarafından zayıf, kaçık ve sıkıntılı olmakla yargılanma korkusu nedeniyle, toplumsal etkinliklerde bulunmaktan sürekli kaçınma ya da bu tür ortamlara ancak aşırı sıkıntı duyarak katlanabilme halidir. Kişi korkusunun aşırı ve anlamsız olduğunu bilmesine karşın toplumsal bir eylemde bulunacağı hemen her zaman sıkıntı yaşar ve bu sıkıntı panik atak şiddetine kadar ulaşabilir. Sosyal fobisi olan hastalar toplum önünde konuşma, yazma, yeme, içme, ortak tuvaletleri kullanma gibi çeşitli faaliyetlerden kaçınırlar, ellerinin ve seslerinin titrediğinin fark edileceği endişesiyle toplumdan uzak dururlar. Kaçınmanın mümkün olmadığı hallerde ancak aşırı bir sıkıntı duyarak bu duruma katlanabilirler. Kaçınma davranışı gelip geçici olmayıp, günlük işlerini, kişiler arası ve mesleki işlevselliğini bozacak kadar şiddetli ve süreklidir. Korkular bazen küçük topluluklara katılma, üstleriyle konuşma, partilere katılma, karşı cinsle çıkma gibi birçok toplumsal etkinliği kapsayacak şekilde yaygın, sadece bir etkinlikle sınırlı ya da performans anksiyetesi şeklinde kendisini gösterebilir.
Sosyal fobisi olanlarda genellikle eleştirilmeye, olumsuz değerlendirilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı duyarlılık, haklarını savunmada güçlük ve benlik saygısında düşüklük ve aşağılık duygusu gibi belirtiler vardır. Başkalarınca dolaylı olarak değerlendirilecekleri sınav gibi durumlardan da kaçınırlar. Korkulan ortamlarda soğuk ve nemli el, ses titremesi, kızarma gibi anksiyetenin gözlenebilir belirtileri ortaya çıkar ve oluşan anksiyete kişinin performansını bozar. Ağır olgular okuldan atılabilir, iş bulamaz, evlenemez, karşı cinsten biri ile çıkamaz, aile ortamından uzaklaşamaz.
Sosyal fobinin görülme sıklığı bakımından cinsiyetler arasında belirgin fark bulunmamaktadır. Yaşam boyu görülme prevelansı ile ilgili rakamlar % 3’le 13 arasında değişmektedir. Yapılan çalışmalarda, toplumun % 20’sinde toplum önünde bir eylem gerçekleştirme konusunda çekingenlik olmasına karşın, sosyal fobi tanısı konacak şiddetteki olguların oranının ancak % 2 civarında olduğu bulunmuştur.
Başlangıç yaşı 13 ile 19 yaş arasındadır. Stresli ve küçük düşürücü bir olaydan sonra aniden başlayabileceği gibi başlangıç sinsi bir seyir de izleyebilir. Sıklıkla yaşam boyu dalgalı bir seyir gösterir.
Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, panik bozukluğu olmadan agorafobi, çekingen kişilik bozukluğu gibi ruhsal bozukluklardan ayrılması gerekmektedir. Hem panik atakları, hem de toplumsal kaçınması olanlarda ayırıcı tanı zor olabilir. Agorafobi ile birlikte olan panik bozukluğunda öncelikle nedensiz panik atakları, sonrasında da panik atak oluşturacağından korkulan durumlardan kaçınma davranışı vardır. Panik bozukluğundaki kaçınma davranışı toplumsal etkinlikleri de içerebilir, ancak toplumsal olmayan durumlardan da korku duyulur. Sosyal fobide ise beklenmeden ortaya çıkan panik atakları yoktur ve kaçınma davranışı başka insanların gözünün önünde olma olasılığı ile sınırlıdır. Fobik bozukluklarda güvenilen bir kişi ile birlikte olma rahatlık verirken, sosyal fobide bu durum bir yarar sağlamaz. Bazen iki tanı birlikte konabilir.
Çekingen kişilik bozukluğu ile sosyal fobinin bir çok ortak belirtisi bulunmaktadır. Yaygın sosyal fobisi olanlarda çekingen kişilik bozukluğu tanısı da düşünülmelidir.
Tanımadık insanların olduğu toplumsal durumlarda performans anksiyetesi, sahne korkusu ve utangaçlık sık görülür. Kaçınma davranışı işlevselliği bozmadıkça sosyal fobi tanısı konmamalıdır.
Sosyal fobinin tedavisinde hem farmakolojik hem de psikoterapödik yaklaşımlar etkili olmaktadır. Bazı olgularda bu iki yaklaşımın birlikte uygulanması tedavinin etkinliğini artırmaktadır. Araştırmalar, özellikle yaygın fobisi olanlarda MAO inhibitörlerinin en etkili ilaç olduğunu göstermektedir. Üzerinde çok çalışma yapılmamış olmasına karşın alprazolam, klonazepam ve SSRI grubu antidepresanlar da tedavide etkili ilaçlardır. Doz depresyonda kullanılan düzeyde olmalıdır. Etki genellikle 4-6 haftada ortaya çıkmaktadır. Bazı araştırıcılar buspiron ve trisiklik antidepresanların etkili olmadığını ileri sürmektedir.
Psikoterapödik yaklaşımlardan en etkili olan bilişsel-davranışcı tedavi kombinasyonlarıdır. Yanlış düşünceler gözden geçirilmeli, seanslar halinde hastayı korku duyulan ortamlarla yüzleştirerek duyarsızlaşma eksersizleri yaptırılmalı ve tüm bunlar ev ödevleri ile desteklenmelidir.
Performans anksiyetesi şeklinde olan sosyal fobilerde, korku duyulan ortama girmeden kısa bir süre önce atenolol (50-100 mg.) ya da propranolol (20-40 mg.) uygulamasının faydalı olduğu ileri sürülmektedir.
Obsesyonlar (Takıntılar) : Kişiyi rahatsız eden, tekrarlayıcı ve zorlayıcı düşünceler, duygu veya dürtülerdir. Kişi çoğunlukla bunların saçma, mantıksız olduğunun farkındadır ancak yine de zihninden atmakta zorlanır. Çoğunlukla takıntılara kompülsiyon (zorlantı) dediğimiz bazı davranışlar eşlik eder. Kompülsiyonlar , kişinin takıntısından kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için yapmak zorunda hissettiği tekrarlayan davranışlar veya düşünceleredir. Bu nedenle hastalık psikiyatride obsessif-kompülsif bozukluk (OKB) olarak adlandırılır.
En çok rastlanan obsesyon kendini kirli, pis hissetme, hastalık, mikrop , dışkı veya idrar bulaşma düşünceleri ve buna karşılık ortaya çıkan temizlenme kompulsiyonudur. Aşırı el yıkama bazen derinin tamamen tahriş olmasına dahi yol açabilir; kişi günün büyük bir bölümünü kirlendiğini düşündüğü bölgeyi ve giysilerini yıkayarak geçirir ve bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek bütün zamanını evde geçirebilir.
Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı kontrol etmedir (kapı kilitli mi?, Fiş takılı mı? Elektrik , musluk , havagazı açık mı? Her şey yerli yerinde mi? Hata yaptım mı? Kredi kartım yerinde mi ?)
Bu takıntılar kontrol kompulsiyonu ile beraberdir. Örneğin kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için tekrar tekrar eve geri gelip defalarca kapıyı, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol etmek için defalarca yataktan kalkabilir , bitirdiği bir işi bile tekrar tekrar yapıp yapmadığından emin olmak için aynı dosyayı yüzlerce kez kontrol edebilir, hatta bazen kendi yaptığı kontrollerle yetinmeyip yanındaki birilerinden de kontrol etmelerini isteyebilirler. Aynı soruları defalarca sorarlar fakat hiçbir şekilde ikna olmazlar.
Bazı hareketleri belli sayıda tekrar etmediği taktirde kendinin veya sevdiklerinin zarar göreceği düşüncesiyle aynı hareketi yaparlar.. Bunların dışında birçok obsesyon olabilir, örneğin cinsel takıntılar ( en yakınlarına karşı cinsel istek duyar mıyım ? , karşı cinsin cinsel organına bakar mıyım ? ). Dini takıntılar (günahkar mıyım, değil miyim? ,Allah’a , dine küfrettim mi ?
Abdestim , namazım kabul edildi mi ?) Kötülük veya kötü bir şey yapacağından korkma takıntısı (kendime zarar verir miyim ? ,balkondan atlar mıyım ?, çocuğuma veya başkasına zarar verir miyim ?).
Her şeyin yerli yerinde düzgün ve simetrik olması , mükemmeliyetçilik , Bir diğer temizlik takıntısı da evde diğer yaşayanların kendi kurallarına ve temizlik takıntılarına uymasını sağlamak için dışarıdan gelenleri önce banyoya gönderip el yüz yıkamalarını ardından üzerlerini değiştirdikten sonra içeri girmelerine izin verdikleri sık görülen takıntılardandır.
Takıntılar belli bir çıta yüksekliğine kadar hastalık değildir. Bunlar o kişinin kişisel özellikleridir. Hatta bu takıntıları kontrol edebilen ve bunları yaşam kuralları haline getiren temiz, titiz, düzenli, saygılı,sorumluluk sahibi, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan, mükemmeliyetçi ve toplumsal kurallara uyan , işini eksiksiz yapan aile bağları güçlü, kişilik özellikleri çoğu zaman insana yararlı olabilen ve hayatını daha kaliteli ve başarılı yaşamasına neden olan özelliklerdir.
Ancak bu takıntılar belli bir çıtanın üzerinde ise işte o zaman bu takıntılar kişinin günlük hayatında, işinde, sosyal çevresinde ve aile yaşamında birtakım sorunlar yaşamasına yol açar. Bu takıntılar hayatının önemli bir kısmında karşısına zorluk olarak çıkar ve zamanının çoğunu alır .
Her sabah tuvalette ve banyoda uzun kalması hazırlanması uzun süreceğinden işine geç kalacak, kafasında sürekli takıntılar olacağından işe konsantre olmakta zorlanacağı, sürekli detaylarla uğraşacağı için işin özünden uzaklaşacağından hata yapma riski artacak dolayısıyla da her konuda başarısız olacak ve sonuçta işini kaybedecektir.
Her şeyi kontrol edeceği için geceleri uyuyamayacak, aşırı düzen, tertip, temizlik ve hijyen takıntıları örneğin kapı kollarını tutmak için eldiven taşımak, başkasının oturduğu koltuğa oturmamak için şilte bulundurmak vb nedeniyle de aile içinde problemler yaşanacak ve mutsuz olacaktır. Yine takıntıları nedeniyle evden çıkamayacağı için sosyal çevresini de kaybedecektir…) Kişi, hastalık aşamasına gelmiş demektir .O zaman psikiyatrik tedaviyi gerektirir bir durum var demektir.
Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, araştırmalar hem biyolojik hem de çevresel faktörlerin OKB ile ilişkili olabileceğini göstermiştir.
Biyolojik faktörler: Beyindeki nöronlar elektrik sinyalleri yoluyla iletişim kurarlar. Nörotransmitter denilen bu kimyasallar sinyallerin nörondan nörona iletilmesine yardım ederler. Araştırmalar bu nörotransmiterlerden serotonin seviyesinin düşmesi ile OKB gelişimi arasında bir ilişki olduğunu saptamıştır. Serotonin azalmasının ebeveynden çocuğa geçtiğini gösteren kanıt da vardır. Bu da obsesif kompulsif bozukluğun genetik olabileceğini göstermektedir. Beynin belirli bölgelerinin serotoninin dengesizliğinden etkilenmesi OKB’ ye yol açar.
Araştırmalar Streptokok bakterisiyle oluşan belli bir tür enfeksiyon ile OKB arasında bir ilişki olduğunu saptamıştır. Şayet bu enfeksiyon tekrar eder ve tedavi edilmezse, OKB oluşumuna ve çocuklarda başka bozukluklara sebep olabilir.
Çevresel faktörler: Hastalık, olumsuz yaşam olayları, taciz, sevilen birinin kaybı , ekonomik kayıplar , iş veya okul problemleri , ilişki sorunları gibi bazı çevresel stres yaratıcı faktörler OKB’ yi tetikleyebilir veya kişide var olan bu rahatsızlığı daha da artırabilir.
Obsesif kompulsif bozukluk toplumda yaklaşık olarak %2-3 oranında görülmektedir. Bir başka deyişle her yüz kişinin 2 veya 3’ü tedavi gerektirecek düzeyde takıntılıdır. Hastalık en çok 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Erkeklerde erken yaşlarda , kadınlarda ise geç yaşlarda başlangıç daha sıktır.
Tedavi yöntemi medikal destek , EMDR ve bilişsel davranış terapisidir.
OKB kendiliğinden düzelmez, bu yüzden tedavi edilmesi önemlidir.
Bilişsel davranışçı terapi : Bilişsel davranış terapisinin amacı, obsesif-kompülsif bozukluğu olanların korkularıyla yüz yüze gelmelerini sağlayarak bu şekilde anksiyetelerinin azaltılmasını sağlamaktır. Böylece obsesif-kompülsif bozukluğu olanlarda sıkça görülen sağlıksız, saçma düşüncelerin üzerine gidilerek yok edilmesi amaçlanır.
EMDR Terapisi: Olumsuz yaşam deneyimleri kişide psikolojik travmaya neden olduğunda EMDR Terapisi ile kişi geçmişteki deneyimlerin kendisine acı vermediğini ve böylece zorlayıcı davranışlardan kurtulduğunu dile getirmektedir.
İlaç tedavisi: Trisiklik , tetrasiklik antidepresanlar ve ( SSRI) selektif serotonin geri alım inhibitörleri OKB tedavisinde yardımcı olabilir. Hastaların ilaç ve psiko- terapilere cevap vermedikleri şiddetli vakalarda Eloktrokonvulsif Terapi (EKT) beyinde nörotransmitterlerin salınmasına yol açarak etkili olur.
Ev ödevleri verilerek, hastalar yavaş yavaş takıntılı davranışlarının veya kompülsiyonlarının üzerine gitmeleri için cesaretlendirilir. İlaç tedavisi ve psikoterapinin beraber uygulandığı hastaların %90’a yakını iyi veya orta derecede düzelirler.
Posttravmatik stres bozukluğunun başlıca özelliği, trafik kazası, çatışma, tecavüz, yangın gibi herkesi korkutan, kişinin fizik bütünlüğünü tehdit eden ya da ölüm tehlikesi oluşturan bir olaydan sonra özgül bir takım semptomların gelişmesidir.
Benzer bir olayla karşılaşan ya da sadece şahit olan kişi, olaydan aşırı korktuğunu, çaresizlik ya da dehşet duygusu yaşadığını belirtir. Olayın şiddetli ve kişiye yakın olması, hastalık belirtilerinin gelişme riskini artırmaktadır. Böyle bir olayla karşılaşan kişide posttravmatik stres bozukluğu gelişir ise, 3 grup belirti ortaya çıkar.
Postravmatik stres bozukluğu hastaları başkaları yaşamıyorken, kendilerinin yaşamalarının suçluluğunu duyabilir. Travmayı çağrıştıran olaylardan kaçınma nedeniyle aile içi, mesleki ve toplumsal ilişkiler bozulabilir. İşe yaramazlık, utanç, üzüntü, öfke gibi duygular yaşanabilir, kendine zarar verici davranışlar görülebilir. Hastalar toplumdan uzaklaşabilir ya da kişilik değişiklikleri gösterebilirler.
Travmayla karşılaşan kişilerde posttravmatik stres bozukluğu gelişme riski % 3-58 arasında değişmektedir. Yaşam boyu hastalığa yakalanma riski ile ilgili araştırmalarda ulaşılan oran % 1-14 arasında değişen rakamlar ortaya koymaktadır.
Hastalığın genel seyri travmadan hemen sonra akut stres bozukluğu belirtileri ortaya çıkması ve bu belirtilerin devam ederek posttravmatik stres bozukluğuna dönüşmesi şeklinde olmakla birlikte, hastalık olaydan aylar sonra da başlayabilir. Olguların yaklaşık yarısı 3 aydan uzun sürer ve 3 aydan uzun devam eden olgular kronik olarak nitelendirilir.
Travmanın şiddeti, süresi ve kişinin travmaya yakınlığı hastalık gelişme riskini belirleyen en ouml;nemli faktörlerdir. Toplumsal desteğin zayıf oluşu, daha önceden psikiyatrik bozuklukların bulunması, kişilik bozukluğunun varlığı gibi faktörler de hastalık gelişme riskini artırmaktadır.
Travma yaşayan bir hastaya en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici girişimlerdir. Hastanın olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, hastanın olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacakların planı hasta ile birlikte gerçekleştirilmelidir.
Bireysel psikoterapödik yaklaşımlarla birlikte, aile ya da arkadaş desteği gibi çevresel faktörlerden de yararlanılmalıdır. Diğer bir deyişle tüm kriz durumlarında olduğu gibi destekleyici, eğitici, baş etme gücünü artırıcı ve olayın kabullenilmesini sağlayıcı girişimlerde bulunulmalıdır. Tüm bunlara rağmen hastalık belirtileri oluşur ise, olayla yüzleştirme ve stresle başa çıkma teknikleri devreye girmelidir.
Yüzleştirme hastanın durumuna göre sistemik duyarsızlaştırmada olduğu gibi hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak ya da doğrudan olayın üzerine gitme şeklinde olabilir. Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.
Travma yaşamış bir kişiye başlangıçta sedatif ve hipnotik ilaçlar uygulanabilir. Posttravmatik stres bozukluğu gelişen olgularda imipramin ve amitriplinin faydalı olduğu bildirilmektedir.
Doz depresyondaki düzeyde tutulmalı (75-300 mg./gün), etkinliğin ortaya çıkmasını test etmek için minimum 8 hafta ilaç kullanılmalı ve yarar gören olgularda tedaviye bir yıl kadar devam edilmelidir. Ayrıca SSRI grubu antidepresanların, MAO inhibitörlerinin, antikonvülzan ilaçların (karbamazepin, valproate), propranolun da etkili olduğu iddia edilmektedir.
Alprazolamın da etkili olabileceği bildirilmekte ise de, uzun süre tedavi gerekebileceğinden bağımlılık riski nedeniyle uygulanması önerilmemektedir. Akut ajitasyon ve agresyon durumları dışında antipsikotiklerin kullanılması önerilmemektedir.
Sağlık kurumlarına başvuran hastalarda en sık görülen psikiyatrik şikayet anksiyete bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğudur.
Anksiyete (kaygı) birçok kişide zaman zaman görülen korku benzeri olumsuz bir duygudur. Normalde anksiyete genelde herkeste görülebilen strese karşı gelişen bir tepkidir. Bu sayede kişi bir tehlike anında gerekli tedbirleri alarak kedini korur. Normal düzeydeki anksiyete kişiyi her türlü tehlikeden korur.
Hastalık düzeyindeki anksiyete ise stres karşısında oluşacak olağan bir cevabın ve düzeneğin bozulması halidir. Bu durumda verilen tepkiler beklenenden daha şiddetli ve olması gerekenden daha uzun sürer. Kişinin günlük hayatını ve işlevselliğini ileri derecede bozar. Kişi sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni belli olmayan bir sıkıntı, endişe ve korku içindedir. Daha ağır durumlarda en şiddetli bedensel ağrının bile bu kadar rahatsız etmediği ifade edilir.
Bu hastalarda genel bir huzursuzluk ve tedirginlik hali hâkimdir. Bu kişiler günlük hayatlarındaki değişimlerde ve insan ilişkilerinde çok kaygılı, tedirgin ve endişelidirler.
Dürtüseldirler, çabuk kızma, çabuk irkilme ve bazen de aşırı huzursuzluk görülebilir. Kişilerin entelektüel kapasitelerinde ve bilişsel yetilerinde belirgin bozukluk olmadığı halde, yaşadıkları sıkıntı ve endişeden dolayı dikkatsizlik ve geçici unutkanlıklar görülebilir. Hastaların çoğu sürekli kötü bir şey olacağından endişe duyar ve korkuya benzer bir duyguya kapılırlar.
Bu durum ruhsal çökkünlüğe neden olabilir. Bu psikolojik belirtilere, kalp atışlarının hızlanması, çarpıntı, kan basıncının artması, ağız kuruması, sık idrara çıkma, kasılma, tüylerin diken diken olması, terleme, yüzde kızarma ve nefes almada güçlük gibi bedensel şikayetler de eşlik edebilir.
Yaygın anksiyete bozukluğunun genel nüfustaki yaşam boyu görülme oranı % 3-6 olarak bildirilmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla gözükmektedir. Yaygın anksiyete bozukluğu daha çok geç ergenlik ve erken erişkinlikte başlar.
İlk belirtilerinin ortaya çıkması genellikle 25 -30 yaşlarında olur. Alevlenme ve iyileşmelerle giden kronik bir seyir gösterir. Bu hastalarda yaygın anksiyete bozukluğu yanında majör depresyon, panik atakları, fobiler, alkol bağımlılığı ve bazı kişilik bozuklukları da bulunabilir.
Yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde medikal tedavi (ilaç tedavisi), psikoterapi ve her ikisi birlikte kullanılabilir. Yapılan çalışmalarda her iki yöntemin de etkili olduğu gösterilmiştir.
Yaygın anksiyete bozukluğunun ilaç tedavisinde antidepresan ilaçlar kullanılır bunlar arsında birinci seçenek olarak önerilen ilaç gurubu bir antidepresan olan seçici serotonin geri alım inhibitörleridir.
Daha sonra benzodiazepinler, antiadrenerjik ilaçlar , buspiron ve son zamanlarda kullanıma giren ve antiepileptik bir ilaç olan pregabalin gibi ilaçlar kullanılmaktadır. Benzodiazepin gurubu ilaçların bağımlılık yapma riski ve uyku verici etkilerinden dolayı uzun süreli kullanımı sakıncalıdır.
Yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde bilişsel davranışçı terapi, destekleyici psikoterapi, çözümleyici psikoterapi, gevşeme (relaksasyon) teknikleri ve EMDR gibi psikoterapi seçenekleri kullanılır.
Bilişsel davranışçı terapi yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde kullanılan en etkili psikoterapi çeşididir. Bu tedavide hastalara hastalıkları hakkında psiko-eğitim verilir ve düşünce kusurlarını fark etmeleri sağlanır. Hastalar kendilerinde korku ve endişe yaratan durumlar ve düşüncelerle bilinçli olarak karşı karşıya getirilir ve bunlara karşı duyarsızlaştrılmaya çalışılır.
Genel tıbbi bir duruma bağlı anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği, genel tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı, klinik açıdan belirgin anksiyete semptomlarının olmasıdır.
Anksiyete bozukluğu düşündürecek belirtilere neden olan birçok tıbbi hastalık vardır. Genel tıbbi duruma bağlı gelişen anksiyete, tüm anksiyete bozukluklarını taklit edebilmekle birlikte, sıklıkla yaygın anksiyete bozukluğu, panik atak ya da obsesif-kompulsif bozukluk şeklinde klinik görünüm verir.
En sık panik, en nadir de fobik belirtiler ortaya çıkar. Hipertiroidizm, hipotiroidizm, hipoparatiroidizm, vitamin B12 yetersizliği durumlarında sıklıkla yaygın anksiyete belirtileri de tabloya eşlik eder.
Graves hastalarının 2/3’ünde yaygın anksiyete bozukluğu belirtileri görülmektedir. Feokromositoma epizodik anksiyete atakları tarzında klinik görünüm verebilir. Beynin belirli bazı lezyonlarında, ensefalit geçirmiş olanlarda, sydenham koresi ve multiple sklerozda obsesif-kompulsif bozukluk belirtileri ortaya çıkabilmektedir.
Kalp transplantasyonu bekleyen hastaların % 83’ünde, parkinson ve KOAH olanların % 25’inde panik bozukluğuna benzer belirtiler tespit edilmiştir.
Epilepsi, kronik ağrı, primer bilier siroz olgularında da panik ataklar ortaya çıkabilmektedir. Tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu tanısını koymak için, klinik olarak belirgin anksiyete belirtilerinin olması, altta yatan tıbbi durumun klinik ve laboratuar bulgularla kesin olarak ortaya konması ve tıbbi durumun anksiyete belirtileri oluşturabileceğine dair literatür bilgilerinin bulunması gerekmektedir.
Genel tıbbi durumun başlaması ile anksiyete semptomlarının da başlaması ve tıbbi durum iyileşince anksiyete semptomlarının da düzelmesi, tıbbi öyküde fonksiyonel anksiyete bozukluğunun olmayışı, geç yaşta başlaması ve anksiyete semptomlarının atipik özellikler taşıması anksiyete belirtilerinin tıbbi hastalığa bağlı olduğunun önemli ipuçlarıdır.
Primer anksiyete bulguları genellikle 35 yaştan önce başladığından, bu yaşı geçmiş olanlarda ilk kez ortaya çıkan anksiyete bulguları var ise tıbbi hastalıklar araştırılmalıdır. Her tıbbi hastalık tanısı alanda yaşanabilen normal anksiyete ve anksiyete ile seyreden uyum bozukluğua yırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır.
Tedavide en etkili yaklaşım altta yatan tıbbi durumun düzeltilmesidir. Tıbbi durumun düzelmesine rağmen anksiyete belirtileri devam ederse, primer anksiyete bozukluklarında izlenen tedavi yöntemlerine başvurulmalıdır.
SOLUNUM SİSTEMİ:Koah, astım pulmoner ödem, pulmoner emboli,
SİSTEMİK BOZUKLUKLAR: Kardivaskuler bozukluklara, kardiak aritmilere, pulmoner yetmezlik ya da anemiye bağlı hipoksik durumlar,
ENDOKRİN: Hipofiz, tiroid paratiroid, adrenal bezlerin disfonksiyonları, feokromositoma,
İNFLAMATUAR HASTALIKLAR: Lupus eritamatozus, romatoid artrit, poliarteritis nodoza, temporal arterit,
YETMEZLİK DURUMLARI: Vitamin B12 yetersizliği, pellegra,
NÖROLOJİK BOZUKLUKLAR: Serebral sifiliz, tümör, travma ve postkonküzyon sendromu, serebrovaskuler hastalıklar, subarahnoid kanama, ensefalit, multiple skleroz, Wilson hastalığı, Huntington hastalığı, migren, epilepsi
DİĞER BOZUKLUKLAR: Hipoglisemi, karsinoid sendrom, sistemik malign hastalıklar, premenstrual sendrom, kronik enfeksiyon ve ateşli hastalıklar, porfiria, infeksiyöz mononükleozis, posthepatit sendromu, üremi.
Akut stres bozukluğunun başlıca özelliği, aşırı travmatik bir stres kaynağı ile karşılaştıktan sonraki bir ay içerisinde bu hastalığa özgü bir anksiyetenin, dissosiatif ve diğer semptomların gelişmesidir. Akut stres bozukluğunun semptomları travma sırasında ya da travmadan hemen sonra yaşanır, en az 2 gün, en çok 4 hafta sürer.
Travmadan sonraki ilk 4 haftadan sonra ortaya çıkan olgularda tanı kriterlerini karşılıyor ise tanı posttravmatik stres bozukluğu olarak değiştirilmelidir. Süre dışında, dissosiatif belirtilerin de bir miktar daha fazla olmasıyla Postravmatik stres bozukluğundan ayrılmaktadır. Öznel uyuşukluk, dalgınlık, genel bir tepkisizlik hali, çevrede olup bitenlerin farkında olmama, derealizasyon, depersonalizasyon, dissosiatif amnezi gibi dissosiatif belirtilerden en az üçü ya da daha fazlası tanı için gereklidir.
Kişi travmatik olayı göz önüne gelen görüntüler, rüyalar, illüzyonlar ya da flashback epizodları yoluyla tekrar tekrar yaşar ve travma ile ilgili anıları uyandıran uyaranlardan kaçınır. Akut stres bozukluğu tanısı koymak için klinik açıdan belirgin bir sıkıntının ortaya çıkması ve mesleki ya da işlevselliğin diğer alanlarında bozulmalar oluşması gerekmektedir. Tedavi posttravmatik stres bozukluğunda bahsedilen esaslar doğrultusunda yürütülmelidir.
Madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği, kullanılan bir maddenin ki bu bir ilaç ya da toksin olabilir, doğrudan yol açtığı yargısına varılan anksiyete belirtilerinin olmasıdır. Madde kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan anksiyete, panik atak, fobi, obsesyon ya da kompulsiyon şeklinde klinik görünüm verir.
Ortaya çıkan belirtilerin primer anksiyete bozukluklarının tüm kriterlerini karşılaması beklenmemelidir. Madde kullanımına ya da yoksunluğuna bağlı olarak bir miktar anksiyete görülmesi normaldir. Beklenenden daha fazla düzeyde anksiyetenin ortaya çıkması, işlevsellikte önemli bozulmalara yol açması ve kullanılan maddenin böyle bir etki oluşturduğunun daha önceki araştırmalarla bilinmesi gibi şartların karşılandığı durumlarda, madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğu tanısı konmalıdır.
Primer anksiyete bozuklukları ile madde kullanım bozukluğunun bir arada olma olasılığı da mevcuttur. Anksiyetenin sadece madde kullanımı ya da yoksunluğu durumu ile sınırlı olması, bazı maddelerin uzun etkili olmasından dolayı, madde kullanımına ara verdikten sonraki 4 hafta içerisinde ortaya çıkmaması ya da 4 haftadan uzun sürmemesi, geç yaşlarda ortaya çıkması, belirtilerin gerçek vertigo, denge, bilinç ve barsak denetim bozukluğu gibi atipik özellikler taşıması madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğu lehine değerlendirilmelidir.
Anksiyete belirtilerinin madde kullanımına ara verdikten sonra 4 haftadan uzun sürmesi, kullanılan maddenin oluşturması beklenenden daha şiddetli olması, anksiyete bozukluğu öyküsünün olması ise primer anksiyete bozukluğuna işaret eden bulgulardır.
Bazen genel tıbbi durum nedeniyle ilaç kullanıldığı durumlarda da anksiyete belirtileri ortaya çıkabilir. Kullanılan ilaçların anksiyete oluşturduğu yönünde bilgi yok ise tanı tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu olmalıdır.
Anksiyete belirtilerinin hakim olduğu ancak özgül bir anksiyete bozukluğuna ya da uyum bozukluğu kriterlerini karşılamayan durumlarda kullanılan bir tanıdır.
Anksiyete ve depresyonun klinik açıdan önemli belirtileri olmasına karşın ne özgül bir anksiyete bozukluğunun ne de bir duygudurum bozukluğunun tanı ölçütlerini karşılamayan hastalıklar, kekeleme, parkinson hastalığı, vücut dismorfik bozukluğu gibi genel bir tıbbi durum ya da hastalığın etkileriyle ilişkili sosyal fobik belirtiler gösterenler, klinisyenin bir anksiyete bozukluğu olduğu kanısına vardığı ancak organik bir etiyoloji olduğu konusunda şüphe taşıyan olgularda başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu tanısı kullanılmaktadır.
Anksiyete veya endişe, canlılarca deneyimlenen kaygı, korku, gerilim, sıkıntı halidir. Canlıların dış ortama uyum çabasında koruyucu bir tepkidir. Anksiyeteden sadece patolojik bir durummuş gibi bahsetmek yanlış olur.
Bu his, korku, kızgınlık, üzüntü ve mutluluk gibi duygularla beraber gelen, insanoğlunun hayatta kalmasıyla bağlantılı temel duygulanımlardan denetim dışına çıkıp kişinin işlevselliğini aksattığında Anksiyete Bozuklukları olarak incelenir.
Terleme, titreme, çarpıntı vs. gibi bedensel belirtileri görülebilir. Başına kötü bir şey geleceğini düşünme, rezil olmaktan veya komik duruma düşmekten korkma gibi bilişsel (düşünsel), fakat çoğu kez nedeni belirsiz, tanımlanamayan bir gerginlik durumudur.
Kan basıncı ve kalp atışının artması, terleme, ana kas gruplarına ani kan akışının hücum etmesi nedeniyle kaslarda gerginlik, bağışıklık ve sindirim sistemi fonksiyonlarının yavaşlaması gibi fiziksel etkileri vardır. Bunlara ek olarak mide bulantısı, el ve ayaklarda soğukluk, titreme ve üşüme hissedilir. Duygusal açıdan ise hastalık korku ve panik hissine neden olur.
Kişi her şeyi olabilecek en olumsuz yönüyle ele alır, moral seviyesi an alt düzeydedir. Davranışsal olarak ise hasta, anksiyete kaynağından kaçma eğilimi gösterir.
Somatik belirtilerin de eşlik ettiği yoğun korku ya da rahatsızlık dönemlerine panik atak denmektedir. Ataklar sırasında şiddetli bir ölüm, kontrolünü kaybetme ve çıldırma korkusu vardır.
Anksiyetenin psişik belirtileri denilen bu belirtilerin yanında, baş dönmesi, bayılacakmış gibi olma, boğuluyormuş hissi, nefes darlığı ya da soluğun kesilmesi, çarpıntı, göğüste sıkıntı ya da ağrı, bulantı ya da karın ağrısı, terleme, titreme uyuşma ve karıncalanma gibi fiziksel belirtilerin bir kısmı da panik atağa eşlik eder.
Ölümün kalp ya da solunum yetmezliğinden olacağına inanan hastalar, çarpıntı ve göğüs ağrısı gibi anksiyetenin fiziksel belirtilerini yaklaşan ölümün delilleri olarak algılarlar. Hasta telaşlı ve şaşkın bir halde bulunduğu ortamdan kurtulmak ve yardım sağlamak için aşırı bir gayret gösterir. Panik atak sırasında, hiperventilasyonun oluşturduğu alkaloza bağlı belirtiler gelişebilir ve %20 olguda senkobal bayılmalar görülebilir. Ataklar esnasında hastalar konsantrasyon, hatırlama ve konuşma güçlüğü çekerler.
Fobik, obsessif-kompulsif, depresif bozuklukta, posttravmatik stres bozukluğunda, madde kullanımı ya da yoksunluğunda ve miyokard enfarktüsü gibi çeşitli tıbbi hastalıklarda da panik ataklar ortaya çıkabilmektedir. Bu hastalıklarda ortaya çıkan panik ataklarda korku duyulan bir nesne ile karşılaşma, aşırı kirli bir madde ile temas etme gibi panik oluşturan bir neden vardır. Bir neden olmadan ve beklenmedik zamanlarda ortaya çıkan tekrarlayıcı panik atakları panik bozukluğun tipik özelliğidir.
Panik bozukluğundaki ataklarda da aşırı fizik uğraşı, cinsel ilişki, ani ve aşırı ışığa maruz kalma gibi heyecan oluşturan durumlar ile olağandışı yeme, uyku, kafein, nikotin ve çeşitli madde kullanımı gibi faktörlerin panik atakları tetiklemesi mümkün olabilmekle birlikte, panik bozukluğu tanısı için en azından ilk ataklarda bu tür bir etkenin bulunmaması gerekmektedir.
Panik bozukluktaki ataklar günde birkaç ile yılda birkaç arasında değişkenlik gösteren sıklıkta olabilir. Panik atak genellikle 10 dakika içinde hızla en şiddetli düzeye ulaşır, 20-30 dakikada yavaş yavaş, bazen de aniden kendiliğinden düzelir.
Atakların 1-1.5 saat kadar devam etmesi enderdir. Panik bozukluğu tanısı koyabilmek için panik atak ya da atakları izleyen, yeni atak olur endişesi, atak sonucu ölüm, çıldırma gibi korkular ya da atak gelmesin diye yaşam tarzındaki değişiklerin yapıldığı en az bir ay süren bir dönemin olması gerekmektedir.
Panik atak gelince kaçmanın ve yardım sağlamanın zor olacağı yerlerde bulunmaktan korkmaya agorafobi denir. Agorafobik hastalar panik gelince doktora ulaşamam korkusu ile sinema, tren ve uçak yolculuğu, kırlarda, kalabalık cadde ve dükkanlarda dolaşma, asansör, tünel gibi yerlerde bulunma şeklindeki etkinliklerden kaçınırlar ya da zorunlu hallerde çok sıkıntı çekerek bu durumlara katlanırlar. Ağır olgular hiç evden çıkmayabilirler.
Agorafobinin bulunduğu panik bozukluğuna ”Agorafobi ile Birlikte Panik Bozukluğu”, bulunmadığı durumlara ise ”Agorafobi Olmadan Panik Bozukluğu” adı verilmektedir. Hiç panik atak geçirilmemiş olmasına karşın agorafobi bulunması ise ”Panik Bozukluğu Olmadan Agorafobi” olarak nitelendirilir.
Bazı araştırıcılar panik bozukluğunda, agorafobinin panik ataklara mutlaka eşlik ettiğini ileri sürmekle birlikte, bugün kabul edilen agorafobi olmadan da panik atakların bulunabileceğidir. Agorafobi genellikle panik atakların başladığı ilk yıl içinde ortaya çıkmaktadır.
Panik bozukluğu için yaşam boyu hastalanma riskinin % 1.5-3, bir yıllık prevalansın ise % 1-2 civarında olduğu düşünülmektedir. Panik bozukluk kriterlerini karşılayacak derecede olmayan panik atak prevelansı daha yüksektir (% 3-4). Panik bozukluğu olgularının en az ¾’ünde agorafobi tabloya eşlik etmektedir.
Kadınlarda hastalığa yakalanma riski erkeklere oranla 2-3 kez daha yüksektir. Son zamanlarda bir ayrılık ya da boşanma yaşamış olma panik bozukluk riskini artırmaktadır. Her yaşta görülebilirse de, hastalığın başlangıcı genellikle adölesan dönemin sonu ile genç erişkinlik döneminin başlangıcı olan 20’li yaşlara denk gelmektedir.
Agorafobinin yaşam boyu görülme riski ile ilgili veriler % 0.6 ile % 6 arasında değişmekle birlikte, son araştırmalar panik öyküsü olmadan agorafobik bozukluğun panik bozukluğu olgularının yaklaşık yarısı düzeyinde bulunduğunu göstermektedir.
Genellikle adölösan dönemin sonu ile genç erişkinlikte başlayan panik bozukluğu, özellikle psikososyal faktörlerin etkisiyle tekrarlama eğilimi gösteren kronik bir hastalıktır.
Erken tanı konur ve iyi tedavi edilirse, tedavi şansı artmaktadır. Hastalar % 30-40 oranında tamamen, % 50 oranında kısmen iyileşmekte, % 10-20 hasta tedaviden yararlanmamaktadır. 5-10 yıllık olgularda bile uygun tedavilerle aynı tedavi şansına ulaşabilmek mümkün olabilmektedir.
Anemi, anjina, hipertansiyon, kalp yetmezliği, myokard enfarktüsü, paradoksal atrial taşikardi, astım, pulmoner emboli, serebrovaskuler bozukluklar, menier hastalığı, migren, epilepsi, transient iskemik ataklar, diabet, hipertiroidizm, hipoglisemi, hipoparatiroidizm, feokromositoma, premenstrual sendrom, amfetamine, antikolinerjik, kokain, nikotin, teofilin gibi ilaç ve madde entoksikasyonları, alkol, antihipertansif, benzodiazepin gibi ilaçların yoksunlukları ya da anaflaksi, B12 yetersizliği, elektrolit düzensizliği, üremi gibi durumlar panik atakla karekterize bir klinik görünüm sergileyebilirler.
Panik atakla başvuran hastada ilk yapılacak işlem, panik atağın gelişmesine neden olması muhtemel tıbbi hastalıkların ayırıcı tanısının yapılmasıdır. Ayrıntılı bir anamnez alınmalı ve dikkatli bir fizik muayene mutlaka gerçekleştirilmelidir. Şüpheli durumlarda kan sayımı, glisemi, karaciğer ve böbrek foksiyon testleri, EKG gibi tetkikler yaptırılmalıdır.
Baş dönmesi, idrar kontrol bozukluğu, bilinç oynamaları gibi atipik belirtiler gözlendiğinde ve 45 yaşın üzerindeki olgularda organik araştırmalar derinleştirilmelidir.
Panik bozukluğu olanlarda depresyon (% 50-65), yaygın anksiyete bozukluğu (% 25), sosyal fobi (% 15-30), özgül fobi (% 10-20), obsesif-kompulsif bozukluk (% 10-20), alkol ve madde kullanımı gibi diğer ruhsal bozuklukların ve öz kıyımın bulunma riski yüksektir.
Simulasyon, yapay bozukluk, hipokondriazis, depersonalizasyon bozukluğu, sosyal ve özgül fobi, posttravmatik stres bozukluğu, depresif bozukluk ve şizofreni gibi ruhsal hastalıklarda da panik ataklar görülebilmektedir.
Panik bozukluğundaki atakların nedensiz ve beklenmedik bir şekilde ortaya çıkması ve diğer hastalıklara özgü bulguların olmayışı panik bozukluğunu diğer ruhsal hastalıklardan ayırmaktaki en önemli noktadır.
Tedavide farmakolojik ve bilişsel-davranışçı yaklaşımlara başvurulur. Trisiklik antidepresanlardan klomipramin, imipramin, amitriptilin (150-300 mg./gün), MAO inhibitörleri, SSRI grubu antidepresanlardan fluoxetine (20-80 mg./gün), sertraline (50-200 mg./gün), paroxetine, fluvoxamine (100-300 mg./gün), benzodiazepinlerden alprazolam (2-8 mg./gün), clonazepam (1-10 mg./gün), lorazepam kullanılabilir.
Antidepresan tedavinin etkinliğinin doğru olarak değerlendirilebilmesi için, yavaş yavaş artırılarak klinik olarak etkin olduğu düşünülen doza çıkıldıktan sonra, tedavinin en az 8-12 hafta devam etmesi gerekmektedir.
Bazı klinisyenler etkinin çabuk görülmesi için tedavinin başlangıcında benzodiazepin kullanırlar, daha sonra tedaviye antidepresanlarla devam ederler.
Uygun dozlarla, yeterli süre tedaviye rağmen iyileşmeyen olgularda başka gruptan bir ilaca geçilmesi ya da tedavide trisiklik+SSRI, trisiklik ya da SSRI+lityum, trisiklik ya da SSRI+karbamazepin gibi kombine tedaviler düşünülmelidir.
Yarar gören olgularda tedavi en az 8-12 ay devam etmelidir. İlaçlar kesilince belirtilerin tekrarlama riski % 30-90 arasında değişkenlik göstermektedir.
Hastanın somatik belirtiler hakkındaki yanlış yorumlarının ve panik atakların süresi ve sonuçları ile ilgili yanlış fikirlerinin düzeltilmesine yönelik bilişsel, panik atak esnasında uygulanabilecek gevşeme ve nefes alma eksersizlerini öğreten, ayrıca korkulan durumlarla hastayı yüzleştirerek desensitize etmeyi amaçlayan davranışcı yaklaşımlar da en az psikofarmakoloji kadar etkilidir.
İdeal olan psikofarmakoloji ile bilişsel-davranışcı tedavilerinin birlikte uygulanmasıdır.
Özgül fobi, açıkça görülen nesne ve durumlardan belirgin, sürekli ve anlamsız korku duyma halidir. Korku odağı bir nesne ya da durumun bir yönünden zarar görme şeklinde olabileceği gibi (Örn; kaza geçirme korkusu ile uçağa binememe ya da araç kullanamama, ısırılma tehlikesi ile köpeklerden korkma vs.), korkulan nesne ile karşılaşınca ortaya çıkabilecek kontrolünü kaybetme, paniğe girme, bayılma gibi sonuçlardan kaygı duyma tarzında da kendisini gösterebilir (Örn; yüksek yerlere çıkınca baş dönmesi olabileceğinden, kapalı yerlerde kontrolünü kaybedeceğinden korkma vs.).
Kişinin kaçma davranışının mümkün olup olmaması ile ilgili düşünceleri doğrultusunda değişik şiddette olabilmekle birlikte, genellikle fobik uyaranla her karşılaşıldığında kişide aniden başlayan bir sıkıntı tepkisi ortaya çıkar. Kişi genellikle bu denli korkmanın anlamsız olduğunun farkındadır. Çocuklarda özgül fobi tanısı koymak için korkunun anlamsız olduğunun farkında olma şartı aranmamalıdır. Fobik uyaranla karşılaşmaktan kaçınma ve kaçınmanın mümkün olmadığı durumlarda ise fobik uyarana ancak aşırı sıkıntı duyularak katlanabilme hastalığın tipik özelliklerindendir.
Korkunun şiddeti fobik uyaranın yakınlığı ve kaçma yolunun olup olmaması ile yakından ilişkilidir. Yaşanan anksiyete bazı durumlarda panik derecesinde olabilir. Özgül fobi tanısı koyabilmek için yaşanan korkunun belirgin derecede sıkıntı oluşturması ya da mesleki ve toplumsal işlevselliği bozacak kadar şiddetli olması gerekmektedir.
Yılan korkusu olan ve yılanlardan uzak bir bölgede yaşayan, yılan korkusu nedeniyle sıkıntı duymayan ve işlevselliğinde bozulma olmayan kişi örneğindeki gibi durumlarda özgül fobi tanısı konmamalıdır.
DSM-IV tanı kriterlerinde, korkuyu başlatan etkenler esas alınarak özgül fobinin 5 alt tipi tanımlanmıştır.
Durumsal Tip:Korkuyu toplu taşıma araçlarında bulunma, tüneller, köprüler, asansörler, uçak yolculuğu, araba kullanma gibi durumlar başlatmaktadır. En sık çocuklukta ve yirmili yaşların ortalarında görülür.
Doğal Çevre Tipi: Korkuyu fırtına, yüksek yerler, su gibi doğal koşullar başlatmaktadır. Genellikle çocuklukta başlar.
Kan-enjeksiyon-yara tipi: Korkuyu kan, yara, enjeksiyon ya da invaziv tıbbi girişimler başlatır. Genellikle ailevidir ve çoğu zaman güçlü bir vazovagal tepki ile belirgindir. Hastaların % 75’i bu durumlarda karşılaştıklarında bayılırlar. Korku nedeniyle müdahaleden kaçınma, diş ya da beden sağlığının bozulmasına neden olabilir.
Hayvan Tipi: Korkunun nedeni hayvan ya da böceklerdir. Genellikle çocuklukta başlar.
Diğer Tip: Tıkanıp boğulmaktan, soluğun kesilmesine, kusmaya ya da hastalığa yakalanmaya yol açabilecek durumlardan, yüksek ses ya da masal kahramanlarından korkma ile belirli özgül fobi alt tipidir. Boğulma korkusu beslenme bozukluğu oluşturacak şiddette olabilir.
Tedaviye başvuran erişkinlerde genellikle birden fazla tip bir arada olmakla birlikte, en sık durumsal fobi, daha sonra sırasıyla, doğal çevre, kan-enjeksiyon-yara ve hayvan tipi görülmektedir.
Özgül fobiler genellikle tehlike oluşturan bir tecrübeden sonra ya da tehlikeli olduğu konusunda bilgi edinilen nesne ya da durumlara karşı gelişir. Fobik uyaranın gerçekten tehlikeli bir yönü vardır.
Fobinin görülme sıklığı ve içeriği kültürel farklılık gösterebilmekle birlikte, A.B.D.’de yapılan araştırmalar, fobik bozukluğun en sık rastlanan ruhsal bozukluk olduğunu göstermektedir. Başta hayvan ve doğal çevre tipi olmak üzere özgül fobiler çoğunlukla kadınlarda görülür. Bir yıllık prevalansı % 9, yaşam boyu hastalığa yakalanma riski ise % 11 civarındadır.
Kaçınma davranışı ile bir şekilde yaşantısını sürdüren hastaların çoğunluğu tedaviye başvurmazlar. Erişkin döneme kadar ulaşan fobilerin tedavi edilmeden düzelme şansı düşüktür.
Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, sosyal fobi, postravmatik stres bozukluğu, obsesif- kompulsif bozukluk ve hipokondriaziste de korku ve kaçınma davranışı vardır. Ancak bunların hepsinde de panik atak gelir korkusu (panik bozukluğu), toplum önünde küçük düşerim korkusu (sosyal fobi), yaşanan travmatik bir olayı hatırlatan uyaranın verdiği sıkıntı (PTSB), kirlenme endişesi (OKB) ve özgül bir hastalığa yakalanmış olma (hipokondriazis) gibi hastalığa özgü bir neden vardır. Özgül fobide ise bazı hastalarda uyarandan neden korkulduğuna dair bir açıklama olmasına karşın, diğer ruhsal hastalıklara özgü bir neden bulunmamaktadır.
Özgül fobi tedavisinde en etkili yöntem yüzleştirmedir (exposure). Yüzleştirme tedavisi motivasyonu yeterli olan, depresif belirtilerin bulunmadığı, fobik uyaranın açıkça belli olduğu olgularda uygulanabilir.
Korku oluşturan nesne ve durumların gerçekte hiç bir tehlike oluşturmayacağı ve fobik uyaranla ilgili olası yanlış bilgiler konusunda yeteri kadar çalıştıktan sonra (bilişsel tedavi), hastalar fobik uyaranla hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak yüzleştirilir. Amaç hastaları desensitize etmektir. Belirgin depresyon ve panik atakların olduğu hastalarda antidepresan tedavi uygulanabilir.
Başkaları tarafından zayıf, kaçık ve sıkıntılı olmakla yargılanma korkusu nedeniyle, toplumsal etkinliklerde bulunmaktan sürekli kaçınma ya da bu tür ortamlara ancak aşırı sıkıntı duyarak katlanabilme halidir. Kişi korkusunun aşırı ve anlamsız olduğunu bilmesine karşın toplumsal bir eylemde bulunacağı hemen her zaman sıkıntı yaşar ve bu sıkıntı panik atak şiddetine kadar ulaşabilir. Sosyal fobisi olan hastalar toplum önünde konuşma, yazma, yeme, içme, ortak tuvaletleri kullanma gibi çeşitli faaliyetlerden kaçınırlar, ellerinin ve seslerinin titrediğinin fark edileceği endişesiyle toplumdan uzak dururlar. Kaçınmanın mümkün olmadığı hallerde ancak aşırı bir sıkıntı duyarak bu duruma katlanabilirler. Kaçınma davranışı gelip geçici olmayıp, günlük işlerini, kişiler arası ve mesleki işlevselliğini bozacak kadar şiddetli ve süreklidir. Korkular bazen küçük topluluklara katılma, üstleriyle konuşma, partilere katılma, karşı cinsle çıkma gibi birçok toplumsal etkinliği kapsayacak şekilde yaygın, sadece bir etkinlikle sınırlı ya da performans anksiyetesi şeklinde kendisini gösterebilir.
Sosyal fobisi olanlarda genellikle eleştirilmeye, olumsuz değerlendirilmeye ya da reddedilmeye karşı aşırı duyarlılık, haklarını savunmada güçlük ve benlik saygısında düşüklük ve aşağılık duygusu gibi belirtiler vardır. Başkalarınca dolaylı olarak değerlendirilecekleri sınav gibi durumlardan da kaçınırlar. Korkulan ortamlarda soğuk ve nemli el, ses titremesi, kızarma gibi anksiyetenin gözlenebilir belirtileri ortaya çıkar ve oluşan anksiyete kişinin performansını bozar. Ağır olgular okuldan atılabilir, iş bulamaz, evlenemez, karşı cinsten biri ile çıkamaz, aile ortamından uzaklaşamaz.
Sosyal fobinin görülme sıklığı bakımından cinsiyetler arasında belirgin fark bulunmamaktadır. Yaşam boyu görülme prevelansı ile ilgili rakamlar % 3’le 13 arasında değişmektedir. Yapılan çalışmalarda, toplumun % 20’sinde toplum önünde bir eylem gerçekleştirme konusunda çekingenlik olmasına karşın, sosyal fobi tanısı konacak şiddetteki olguların oranının ancak % 2 civarında olduğu bulunmuştur.
Başlangıç yaşı 13 ile 19 yaş arasındadır. Stresli ve küçük düşürücü bir olaydan sonra aniden başlayabileceği gibi başlangıç sinsi bir seyir de izleyebilir. Sıklıkla yaşam boyu dalgalı bir seyir gösterir.
Agorafobi ile birlikte panik bozukluğu, panik bozukluğu olmadan agorafobi, çekingen kişilik bozukluğu gibi ruhsal bozukluklardan ayrılması gerekmektedir. Hem panik atakları, hem de toplumsal kaçınması olanlarda ayırıcı tanı zor olabilir. Agorafobi ile birlikte olan panik bozukluğunda öncelikle nedensiz panik atakları, sonrasında da panik atak oluşturacağından korkulan durumlardan kaçınma davranışı vardır. Panik bozukluğundaki kaçınma davranışı toplumsal etkinlikleri de içerebilir, ancak toplumsal olmayan durumlardan da korku duyulur. Sosyal fobide ise beklenmeden ortaya çıkan panik atakları yoktur ve kaçınma davranışı başka insanların gözünün önünde olma olasılığı ile sınırlıdır. Fobik bozukluklarda güvenilen bir kişi ile birlikte olma rahatlık verirken, sosyal fobide bu durum bir yarar sağlamaz. Bazen iki tanı birlikte konabilir.
Çekingen kişilik bozukluğu ile sosyal fobinin bir çok ortak belirtisi bulunmaktadır. Yaygın sosyal fobisi olanlarda çekingen kişilik bozukluğu tanısı da düşünülmelidir.
Tanımadık insanların olduğu toplumsal durumlarda performans anksiyetesi, sahne korkusu ve utangaçlık sık görülür. Kaçınma davranışı işlevselliği bozmadıkça sosyal fobi tanısı konmamalıdır.
Sosyal fobinin tedavisinde hem farmakolojik hem de psikoterapödik yaklaşımlar etkili olmaktadır. Bazı olgularda bu iki yaklaşımın birlikte uygulanması tedavinin etkinliğini artırmaktadır. Araştırmalar, özellikle yaygın fobisi olanlarda MAO inhibitörlerinin en etkili ilaç olduğunu göstermektedir. Üzerinde çok çalışma yapılmamış olmasına karşın alprazolam, klonazepam ve SSRI grubu antidepresanlar da tedavide etkili ilaçlardır. Doz depresyonda kullanılan düzeyde olmalıdır. Etki genellikle 4-6 haftada ortaya çıkmaktadır. Bazı araştırıcılar buspiron ve trisiklik antidepresanların etkili olmadığını ileri sürmektedir.
Psikoterapödik yaklaşımlardan en etkili olan bilişsel-davranışcı tedavi kombinasyonlarıdır. Yanlış düşünceler gözden geçirilmeli, seanslar halinde hastayı korku duyulan ortamlarla yüzleştirerek duyarsızlaşma eksersizleri yaptırılmalı ve tüm bunlar ev ödevleri ile desteklenmelidir.
Performans anksiyetesi şeklinde olan sosyal fobilerde, korku duyulan ortama girmeden kısa bir süre önce atenolol (50-100 mg.) ya da propranolol (20-40 mg.) uygulamasının faydalı olduğu ileri sürülmektedir.
Obsesyonlar (Takıntılar) : Kişiyi rahatsız eden, tekrarlayıcı ve zorlayıcı düşünceler, duygu veya dürtülerdir. Kişi çoğunlukla bunların saçma, mantıksız olduğunun farkındadır ancak yine de zihninden atmakta zorlanır. Çoğunlukla takıntılara kompülsiyon (zorlantı) dediğimiz bazı davranışlar eşlik eder. Kompülsiyonlar , kişinin takıntısından kaynaklanan sıkıntıyı gidermek için yapmak zorunda hissettiği tekrarlayan davranışlar veya düşünceleredir. Bu nedenle hastalık psikiyatride obsessif-kompülsif bozukluk (OKB) olarak adlandırılır.
En çok rastlanan obsesyon kendini kirli, pis hissetme, hastalık, mikrop , dışkı veya idrar bulaşma düşünceleri ve buna karşılık ortaya çıkan temizlenme kompulsiyonudur. Aşırı el yıkama bazen derinin tamamen tahriş olmasına dahi yol açabilir; kişi günün büyük bir bölümünü kirlendiğini düşündüğü bölgeyi ve giysilerini yıkayarak geçirir ve bulaşma korkusuyla dışarı çıkmayıp kendini izole ederek bütün zamanını evde geçirebilir.
Sıklıkla rastlanılan bir diğer takıntı kontrol etmedir (kapı kilitli mi?, Fiş takılı mı? Elektrik , musluk , havagazı açık mı? Her şey yerli yerinde mi? Hata yaptım mı? Kredi kartım yerinde mi ?)
Bu takıntılar kontrol kompulsiyonu ile beraberdir. Örneğin kapının kilitli olup olmadığını kontrol etmek için tekrar tekrar eve geri gelip defalarca kapıyı, ışığın açık kalıp kalmadığını kontrol etmek için defalarca yataktan kalkabilir , bitirdiği bir işi bile tekrar tekrar yapıp yapmadığından emin olmak için aynı dosyayı yüzlerce kez kontrol edebilir, hatta bazen kendi yaptığı kontrollerle yetinmeyip yanındaki birilerinden de kontrol etmelerini isteyebilirler. Aynı soruları defalarca sorarlar fakat hiçbir şekilde ikna olmazlar.
Bazı hareketleri belli sayıda tekrar etmediği taktirde kendinin veya sevdiklerinin zarar göreceği düşüncesiyle aynı hareketi yaparlar.. Bunların dışında birçok obsesyon olabilir, örneğin cinsel takıntılar ( en yakınlarına karşı cinsel istek duyar mıyım ? , karşı cinsin cinsel organına bakar mıyım ? ). Dini takıntılar (günahkar mıyım, değil miyim? ,Allah’a , dine küfrettim mi ?
Abdestim , namazım kabul edildi mi ?) Kötülük veya kötü bir şey yapacağından korkma takıntısı (kendime zarar verir miyim ? ,balkondan atlar mıyım ?, çocuğuma veya başkasına zarar verir miyim ?).
Her şeyin yerli yerinde düzgün ve simetrik olması , mükemmeliyetçilik , Bir diğer temizlik takıntısı da evde diğer yaşayanların kendi kurallarına ve temizlik takıntılarına uymasını sağlamak için dışarıdan gelenleri önce banyoya gönderip el yüz yıkamalarını ardından üzerlerini değiştirdikten sonra içeri girmelerine izin verdikleri sık görülen takıntılardandır.
Takıntılar belli bir çıta yüksekliğine kadar hastalık değildir. Bunlar o kişinin kişisel özellikleridir. Hatta bu takıntıları kontrol edebilen ve bunları yaşam kuralları haline getiren temiz, titiz, düzenli, saygılı,sorumluluk sahibi, kendisine yapılmasını istemediği şeyi başkasına yapmayan, mükemmeliyetçi ve toplumsal kurallara uyan , işini eksiksiz yapan aile bağları güçlü, kişilik özellikleri çoğu zaman insana yararlı olabilen ve hayatını daha kaliteli ve başarılı yaşamasına neden olan özelliklerdir.
Ancak bu takıntılar belli bir çıtanın üzerinde ise işte o zaman bu takıntılar kişinin günlük hayatında, işinde, sosyal çevresinde ve aile yaşamında birtakım sorunlar yaşamasına yol açar. Bu takıntılar hayatının önemli bir kısmında karşısına zorluk olarak çıkar ve zamanının çoğunu alır .
Her sabah tuvalette ve banyoda uzun kalması hazırlanması uzun süreceğinden işine geç kalacak, kafasında sürekli takıntılar olacağından işe konsantre olmakta zorlanacağı, sürekli detaylarla uğraşacağı için işin özünden uzaklaşacağından hata yapma riski artacak dolayısıyla da her konuda başarısız olacak ve sonuçta işini kaybedecektir.
Her şeyi kontrol edeceği için geceleri uyuyamayacak, aşırı düzen, tertip, temizlik ve hijyen takıntıları örneğin kapı kollarını tutmak için eldiven taşımak, başkasının oturduğu koltuğa oturmamak için şilte bulundurmak vb nedeniyle de aile içinde problemler yaşanacak ve mutsuz olacaktır. Yine takıntıları nedeniyle evden çıkamayacağı için sosyal çevresini de kaybedecektir…) Kişi, hastalık aşamasına gelmiş demektir .O zaman psikiyatrik tedaviyi gerektirir bir durum var demektir.
Nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte, araştırmalar hem biyolojik hem de çevresel faktörlerin OKB ile ilişkili olabileceğini göstermiştir.
Biyolojik faktörler: Beyindeki nöronlar elektrik sinyalleri yoluyla iletişim kurarlar. Nörotransmitter denilen bu kimyasallar sinyallerin nörondan nörona iletilmesine yardım ederler. Araştırmalar bu nörotransmiterlerden serotonin seviyesinin düşmesi ile OKB gelişimi arasında bir ilişki olduğunu saptamıştır. Serotonin azalmasının ebeveynden çocuğa geçtiğini gösteren kanıt da vardır. Bu da obsesif kompulsif bozukluğun genetik olabileceğini göstermektedir. Beynin belirli bölgelerinin serotoninin dengesizliğinden etkilenmesi OKB’ ye yol açar.
Araştırmalar Streptokok bakterisiyle oluşan belli bir tür enfeksiyon ile OKB arasında bir ilişki olduğunu saptamıştır. Şayet bu enfeksiyon tekrar eder ve tedavi edilmezse, OKB oluşumuna ve çocuklarda başka bozukluklara sebep olabilir.
Çevresel faktörler: Hastalık, olumsuz yaşam olayları, taciz, sevilen birinin kaybı , ekonomik kayıplar , iş veya okul problemleri , ilişki sorunları gibi bazı çevresel stres yaratıcı faktörler OKB’ yi tetikleyebilir veya kişide var olan bu rahatsızlığı daha da artırabilir.
Obsesif kompulsif bozukluk toplumda yaklaşık olarak %2-3 oranında görülmektedir. Bir başka deyişle her yüz kişinin 2 veya 3’ü tedavi gerektirecek düzeyde takıntılıdır. Hastalık en çok 20’li yaşlarda ortaya çıkar. Erkeklerde erken yaşlarda , kadınlarda ise geç yaşlarda başlangıç daha sıktır.
Tedavi yöntemi medikal destek , EMDR ve bilişsel davranış terapisidir.
OKB kendiliğinden düzelmez, bu yüzden tedavi edilmesi önemlidir.
Bilişsel davranışçı terapi : Bilişsel davranış terapisinin amacı, obsesif-kompülsif bozukluğu olanların korkularıyla yüz yüze gelmelerini sağlayarak bu şekilde anksiyetelerinin azaltılmasını sağlamaktır. Böylece obsesif-kompülsif bozukluğu olanlarda sıkça görülen sağlıksız, saçma düşüncelerin üzerine gidilerek yok edilmesi amaçlanır.
EMDR Terapisi: Olumsuz yaşam deneyimleri kişide psikolojik travmaya neden olduğunda EMDR Terapisi ile kişi geçmişteki deneyimlerin kendisine acı vermediğini ve böylece zorlayıcı davranışlardan kurtulduğunu dile getirmektedir.
İlaç tedavisi: Trisiklik , tetrasiklik antidepresanlar ve ( SSRI) selektif serotonin geri alım inhibitörleri OKB tedavisinde yardımcı olabilir. Hastaların ilaç ve psiko- terapilere cevap vermedikleri şiddetli vakalarda Eloktrokonvulsif Terapi (EKT) beyinde nörotransmitterlerin salınmasına yol açarak etkili olur.
Ev ödevleri verilerek, hastalar yavaş yavaş takıntılı davranışlarının veya kompülsiyonlarının üzerine gitmeleri için cesaretlendirilir. İlaç tedavisi ve psikoterapinin beraber uygulandığı hastaların %90’a yakını iyi veya orta derecede düzelirler.
Posttravmatik stres bozukluğunun başlıca özelliği, trafik kazası, çatışma, tecavüz, yangın gibi herkesi korkutan, kişinin fizik bütünlüğünü tehdit eden ya da ölüm tehlikesi oluşturan bir olaydan sonra özgül bir takım semptomların gelişmesidir.
Benzer bir olayla karşılaşan ya da sadece şahit olan kişi, olaydan aşırı korktuğunu, çaresizlik ya da dehşet duygusu yaşadığını belirtir. Olayın şiddetli ve kişiye yakın olması, hastalık belirtilerinin gelişme riskini artırmaktadır. Böyle bir olayla karşılaşan kişide posttravmatik stres bozukluğu gelişir ise, 3 grup belirti ortaya çıkar.
Postravmatik stres bozukluğu hastaları başkaları yaşamıyorken, kendilerinin yaşamalarının suçluluğunu duyabilir. Travmayı çağrıştıran olaylardan kaçınma nedeniyle aile içi, mesleki ve toplumsal ilişkiler bozulabilir. İşe yaramazlık, utanç, üzüntü, öfke gibi duygular yaşanabilir, kendine zarar verici davranışlar görülebilir. Hastalar toplumdan uzaklaşabilir ya da kişilik değişiklikleri gösterebilirler.
Travmayla karşılaşan kişilerde posttravmatik stres bozukluğu gelişme riski % 3-58 arasında değişmektedir. Yaşam boyu hastalığa yakalanma riski ile ilgili araştırmalarda ulaşılan oran % 1-14 arasında değişen rakamlar ortaya koymaktadır.
Hastalığın genel seyri travmadan hemen sonra akut stres bozukluğu belirtileri ortaya çıkması ve bu belirtilerin devam ederek posttravmatik stres bozukluğuna dönüşmesi şeklinde olmakla birlikte, hastalık olaydan aylar sonra da başlayabilir. Olguların yaklaşık yarısı 3 aydan uzun sürer ve 3 aydan uzun devam eden olgular kronik olarak nitelendirilir.
Travmanın şiddeti, süresi ve kişinin travmaya yakınlığı hastalık gelişme riskini belirleyen en ouml;nemli faktörlerdir. Toplumsal desteğin zayıf oluşu, daha önceden psikiyatrik bozuklukların bulunması, kişilik bozukluğunun varlığı gibi faktörler de hastalık gelişme riskini artırmaktadır.
Travma yaşayan bir hastaya en doğru yaklaşım, destekleyici, olayı tartışmayı teşvik edici ve sıkıntı ile başa çıkma konusunda eğitici girişimlerdir. Hastanın olayı inkar etmesi engellenmeye çalışılmalı, hastanın olayla ilgili duygularını dile getirmesi için teşvik edici yaklaşımlar benimsenmeli ve bu durumdan kurtulmak için gelecekte yapılacakların planı hasta ile birlikte gerçekleştirilmelidir.
Bireysel psikoterapödik yaklaşımlarla birlikte, aile ya da arkadaş desteği gibi çevresel faktörlerden de yararlanılmalıdır. Diğer bir deyişle tüm kriz durumlarında olduğu gibi destekleyici, eğitici, baş etme gücünü artırıcı ve olayın kabullenilmesini sağlayıcı girişimlerde bulunulmalıdır. Tüm bunlara rağmen hastalık belirtileri oluşur ise, olayla yüzleştirme ve stresle başa çıkma teknikleri devreye girmelidir.
Yüzleştirme hastanın durumuna göre sistemik duyarsızlaştırmada olduğu gibi hafiften şiddetliye doğru kademeli olarak ya da doğrudan olayın üzerine gitme şeklinde olabilir. Stresle başa çıkmak için gevşeme eksersizleri ve bilişsel yaklaşımlar faydalı olabilmektedir. Ayrıca aile ve grup tedavilerinin de denenmesinde fayda vardır.
Travma yaşamış bir kişiye başlangıçta sedatif ve hipnotik ilaçlar uygulanabilir. Posttravmatik stres bozukluğu gelişen olgularda imipramin ve amitriplinin faydalı olduğu bildirilmektedir.
Doz depresyondaki düzeyde tutulmalı (75-300 mg./gün), etkinliğin ortaya çıkmasını test etmek için minimum 8 hafta ilaç kullanılmalı ve yarar gören olgularda tedaviye bir yıl kadar devam edilmelidir. Ayrıca SSRI grubu antidepresanların, MAO inhibitörlerinin, antikonvülzan ilaçların (karbamazepin, valproate), propranolun da etkili olduğu iddia edilmektedir.
Alprazolamın da etkili olabileceği bildirilmekte ise de, uzun süre tedavi gerekebileceğinden bağımlılık riski nedeniyle uygulanması önerilmemektedir. Akut ajitasyon ve agresyon durumları dışında antipsikotiklerin kullanılması önerilmemektedir.
Sağlık kurumlarına başvuran hastalarda en sık görülen psikiyatrik şikayet anksiyete bozukluğu ve yaygın anksiyete bozukluğudur.
Anksiyete (kaygı) birçok kişide zaman zaman görülen korku benzeri olumsuz bir duygudur. Normalde anksiyete genelde herkeste görülebilen strese karşı gelişen bir tepkidir. Bu sayede kişi bir tehlike anında gerekli tedbirleri alarak kedini korur. Normal düzeydeki anksiyete kişiyi her türlü tehlikeden korur.
Hastalık düzeyindeki anksiyete ise stres karşısında oluşacak olağan bir cevabın ve düzeneğin bozulması halidir. Bu durumda verilen tepkiler beklenenden daha şiddetli ve olması gerekenden daha uzun sürer. Kişinin günlük hayatını ve işlevselliğini ileri derecede bozar. Kişi sanki kötü bir haber alacakmış, bir felaket olacakmış gibi nedeni belli olmayan bir sıkıntı, endişe ve korku içindedir. Daha ağır durumlarda en şiddetli bedensel ağrının bile bu kadar rahatsız etmediği ifade edilir.
Bu hastalarda genel bir huzursuzluk ve tedirginlik hali hâkimdir. Bu kişiler günlük hayatlarındaki değişimlerde ve insan ilişkilerinde çok kaygılı, tedirgin ve endişelidirler.
Dürtüseldirler, çabuk kızma, çabuk irkilme ve bazen de aşırı huzursuzluk görülebilir. Kişilerin entelektüel kapasitelerinde ve bilişsel yetilerinde belirgin bozukluk olmadığı halde, yaşadıkları sıkıntı ve endişeden dolayı dikkatsizlik ve geçici unutkanlıklar görülebilir. Hastaların çoğu sürekli kötü bir şey olacağından endişe duyar ve korkuya benzer bir duyguya kapılırlar.
Bu durum ruhsal çökkünlüğe neden olabilir. Bu psikolojik belirtilere, kalp atışlarının hızlanması, çarpıntı, kan basıncının artması, ağız kuruması, sık idrara çıkma, kasılma, tüylerin diken diken olması, terleme, yüzde kızarma ve nefes almada güçlük gibi bedensel şikayetler de eşlik edebilir.
Yaygın anksiyete bozukluğunun genel nüfustaki yaşam boyu görülme oranı % 3-6 olarak bildirilmektedir. Kadınlarda erkeklere oranla iki kat fazla gözükmektedir. Yaygın anksiyete bozukluğu daha çok geç ergenlik ve erken erişkinlikte başlar.
İlk belirtilerinin ortaya çıkması genellikle 25 -30 yaşlarında olur. Alevlenme ve iyileşmelerle giden kronik bir seyir gösterir. Bu hastalarda yaygın anksiyete bozukluğu yanında majör depresyon, panik atakları, fobiler, alkol bağımlılığı ve bazı kişilik bozuklukları da bulunabilir.
Yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde medikal tedavi (ilaç tedavisi), psikoterapi ve her ikisi birlikte kullanılabilir. Yapılan çalışmalarda her iki yöntemin de etkili olduğu gösterilmiştir.
Yaygın anksiyete bozukluğunun ilaç tedavisinde antidepresan ilaçlar kullanılır bunlar arsında birinci seçenek olarak önerilen ilaç gurubu bir antidepresan olan seçici serotonin geri alım inhibitörleridir.
Daha sonra benzodiazepinler, antiadrenerjik ilaçlar , buspiron ve son zamanlarda kullanıma giren ve antiepileptik bir ilaç olan pregabalin gibi ilaçlar kullanılmaktadır. Benzodiazepin gurubu ilaçların bağımlılık yapma riski ve uyku verici etkilerinden dolayı uzun süreli kullanımı sakıncalıdır.
Yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde bilişsel davranışçı terapi, destekleyici psikoterapi, çözümleyici psikoterapi, gevşeme (relaksasyon) teknikleri ve EMDR gibi psikoterapi seçenekleri kullanılır.
Bilişsel davranışçı terapi yaygın anksiyete bozukluğunun tedavisinde kullanılan en etkili psikoterapi çeşididir. Bu tedavide hastalara hastalıkları hakkında psiko-eğitim verilir ve düşünce kusurlarını fark etmeleri sağlanır. Hastalar kendilerinde korku ve endişe yaratan durumlar ve düşüncelerle bilinçli olarak karşı karşıya getirilir ve bunlara karşı duyarsızlaştrılmaya çalışılır.
Genel tıbbi bir duruma bağlı anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği, genel tıbbi durumun doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı, klinik açıdan belirgin anksiyete semptomlarının olmasıdır.
Anksiyete bozukluğu düşündürecek belirtilere neden olan birçok tıbbi hastalık vardır. Genel tıbbi duruma bağlı gelişen anksiyete, tüm anksiyete bozukluklarını taklit edebilmekle birlikte, sıklıkla yaygın anksiyete bozukluğu, panik atak ya da obsesif-kompulsif bozukluk şeklinde klinik görünüm verir.
En sık panik, en nadir de fobik belirtiler ortaya çıkar. Hipertiroidizm, hipotiroidizm, hipoparatiroidizm, vitamin B12 yetersizliği durumlarında sıklıkla yaygın anksiyete belirtileri de tabloya eşlik eder.
Graves hastalarının 2/3’ünde yaygın anksiyete bozukluğu belirtileri görülmektedir. Feokromositoma epizodik anksiyete atakları tarzında klinik görünüm verebilir. Beynin belirli bazı lezyonlarında, ensefalit geçirmiş olanlarda, sydenham koresi ve multiple sklerozda obsesif-kompulsif bozukluk belirtileri ortaya çıkabilmektedir.
Kalp transplantasyonu bekleyen hastaların % 83’ünde, parkinson ve KOAH olanların % 25’inde panik bozukluğuna benzer belirtiler tespit edilmiştir.
Epilepsi, kronik ağrı, primer bilier siroz olgularında da panik ataklar ortaya çıkabilmektedir. Tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu tanısını koymak için, klinik olarak belirgin anksiyete belirtilerinin olması, altta yatan tıbbi durumun klinik ve laboratuar bulgularla kesin olarak ortaya konması ve tıbbi durumun anksiyete belirtileri oluşturabileceğine dair literatür bilgilerinin bulunması gerekmektedir.
Genel tıbbi durumun başlaması ile anksiyete semptomlarının da başlaması ve tıbbi durum iyileşince anksiyete semptomlarının da düzelmesi, tıbbi öyküde fonksiyonel anksiyete bozukluğunun olmayışı, geç yaşta başlaması ve anksiyete semptomlarının atipik özellikler taşıması anksiyete belirtilerinin tıbbi hastalığa bağlı olduğunun önemli ipuçlarıdır.
Primer anksiyete bulguları genellikle 35 yaştan önce başladığından, bu yaşı geçmiş olanlarda ilk kez ortaya çıkan anksiyete bulguları var ise tıbbi hastalıklar araştırılmalıdır. Her tıbbi hastalık tanısı alanda yaşanabilen normal anksiyete ve anksiyete ile seyreden uyum bozukluğua yırıcı tanıda göz önünde bulundurulmalıdır.
Tedavide en etkili yaklaşım altta yatan tıbbi durumun düzeltilmesidir. Tıbbi durumun düzelmesine rağmen anksiyete belirtileri devam ederse, primer anksiyete bozukluklarında izlenen tedavi yöntemlerine başvurulmalıdır.
SOLUNUM SİSTEMİ:Koah, astım pulmoner ödem, pulmoner emboli,
SİSTEMİK BOZUKLUKLAR: Kardivaskuler bozukluklara, kardiak aritmilere, pulmoner yetmezlik ya da anemiye bağlı hipoksik durumlar,
ENDOKRİN: Hipofiz, tiroid paratiroid, adrenal bezlerin disfonksiyonları, feokromositoma,
İNFLAMATUAR HASTALIKLAR: Lupus eritamatozus, romatoid artrit, poliarteritis nodoza, temporal arterit,
YETMEZLİK DURUMLARI: Vitamin B12 yetersizliği, pellegra,
NÖROLOJİK BOZUKLUKLAR: Serebral sifiliz, tümör, travma ve postkonküzyon sendromu, serebrovaskuler hastalıklar, subarahnoid kanama, ensefalit, multiple skleroz, Wilson hastalığı, Huntington hastalığı, migren, epilepsi
DİĞER BOZUKLUKLAR: Hipoglisemi, karsinoid sendrom, sistemik malign hastalıklar, premenstrual sendrom, kronik enfeksiyon ve ateşli hastalıklar, porfiria, infeksiyöz mononükleozis, posthepatit sendromu, üremi.
Akut stres bozukluğunun başlıca özelliği, aşırı travmatik bir stres kaynağı ile karşılaştıktan sonraki bir ay içerisinde bu hastalığa özgü bir anksiyetenin, dissosiatif ve diğer semptomların gelişmesidir. Akut stres bozukluğunun semptomları travma sırasında ya da travmadan hemen sonra yaşanır, en az 2 gün, en çok 4 hafta sürer.
Travmadan sonraki ilk 4 haftadan sonra ortaya çıkan olgularda tanı kriterlerini karşılıyor ise tanı posttravmatik stres bozukluğu olarak değiştirilmelidir. Süre dışında, dissosiatif belirtilerin de bir miktar daha fazla olmasıyla Postravmatik stres bozukluğundan ayrılmaktadır. Öznel uyuşukluk, dalgınlık, genel bir tepkisizlik hali, çevrede olup bitenlerin farkında olmama, derealizasyon, depersonalizasyon, dissosiatif amnezi gibi dissosiatif belirtilerden en az üçü ya da daha fazlası tanı için gereklidir.
Kişi travmatik olayı göz önüne gelen görüntüler, rüyalar, illüzyonlar ya da flashback epizodları yoluyla tekrar tekrar yaşar ve travma ile ilgili anıları uyandıran uyaranlardan kaçınır. Akut stres bozukluğu tanısı koymak için klinik açıdan belirgin bir sıkıntının ortaya çıkması ve mesleki ya da işlevselliğin diğer alanlarında bozulmalar oluşması gerekmektedir. Tedavi posttravmatik stres bozukluğunda bahsedilen esaslar doğrultusunda yürütülmelidir.
Madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğunun başlıca özelliği, kullanılan bir maddenin ki bu bir ilaç ya da toksin olabilir, doğrudan yol açtığı yargısına varılan anksiyete belirtilerinin olmasıdır. Madde kullanımına bağlı olarak ortaya çıkan anksiyete, panik atak, fobi, obsesyon ya da kompulsiyon şeklinde klinik görünüm verir.
Ortaya çıkan belirtilerin primer anksiyete bozukluklarının tüm kriterlerini karşılaması beklenmemelidir. Madde kullanımına ya da yoksunluğuna bağlı olarak bir miktar anksiyete görülmesi normaldir. Beklenenden daha fazla düzeyde anksiyetenin ortaya çıkması, işlevsellikte önemli bozulmalara yol açması ve kullanılan maddenin böyle bir etki oluşturduğunun daha önceki araştırmalarla bilinmesi gibi şartların karşılandığı durumlarda, madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğu tanısı konmalıdır.
Primer anksiyete bozuklukları ile madde kullanım bozukluğunun bir arada olma olasılığı da mevcuttur. Anksiyetenin sadece madde kullanımı ya da yoksunluğu durumu ile sınırlı olması, bazı maddelerin uzun etkili olmasından dolayı, madde kullanımına ara verdikten sonraki 4 hafta içerisinde ortaya çıkmaması ya da 4 haftadan uzun sürmemesi, geç yaşlarda ortaya çıkması, belirtilerin gerçek vertigo, denge, bilinç ve barsak denetim bozukluğu gibi atipik özellikler taşıması madde kullanımına bağlı anksiyete bozukluğu lehine değerlendirilmelidir.
Anksiyete belirtilerinin madde kullanımına ara verdikten sonra 4 haftadan uzun sürmesi, kullanılan maddenin oluşturması beklenenden daha şiddetli olması, anksiyete bozukluğu öyküsünün olması ise primer anksiyete bozukluğuna işaret eden bulgulardır.
Bazen genel tıbbi durum nedeniyle ilaç kullanıldığı durumlarda da anksiyete belirtileri ortaya çıkabilir. Kullanılan ilaçların anksiyete oluşturduğu yönünde bilgi yok ise tanı tıbbi duruma bağlı anksiyete bozukluğu olmalıdır.
Anksiyete belirtilerinin hakim olduğu ancak özgül bir anksiyete bozukluğuna ya da uyum bozukluğu kriterlerini karşılamayan durumlarda kullanılan bir tanıdır.
Anksiyete ve depresyonun klinik açıdan önemli belirtileri olmasına karşın ne özgül bir anksiyete bozukluğunun ne de bir duygudurum bozukluğunun tanı ölçütlerini karşılamayan hastalıklar, kekeleme, parkinson hastalığı, vücut dismorfik bozukluğu gibi genel bir tıbbi durum ya da hastalığın etkileriyle ilişkili sosyal fobik belirtiler gösterenler, klinisyenin bir anksiyete bozukluğu olduğu kanısına vardığı ancak organik bir etiyoloji olduğu konusunda şüphe taşıyan olgularda başka türlü adlandırılamayan anksiyete bozukluğu tanısı kullanılmaktadır.